Site blog

Nebahat Daşkin
by Nebahat Daşkin - Sunday, 31 October 2021, 11:10 AM
Anyone in the world

         Eskiden Eba ya da zoom mu vardı? Öyle bilgisayarlarınız yada kişi başına düşen lüks cep telefonlarımız da yoktu . Televizyonu bile zar zor bulan çocuklardık . Öyle internetimiz falan da yoktu hatta böyle şeylerin hayalini bile kuramadık . Öyle ailemiz bizi her gün okula falan götürmezdi .Kml'erce yolu kendi başımıza giderdik . Öyle servis mervis kim kaybetmiş de biz bulalım .Ailemiz öyle şimdiki gibi ödevin var mı bugün hangi konuyu işlediniz , gel ödevlerini yapalım falan demezdi.Hatta çoğu kere ödevi yap bile demezdi . Okursan da kendine okumazsan da kendine yaparsın derlerdi .Gerisine karışmazlardı .Küçücük yaşımızdan itibaren sorumluluk alırdık ; belki de almak zorunda kalırdık çünkü okula gittiğimizde de bizi bekleyen koşullar çetindi .Eti senin kemiği benim diye tembihlenmiş ve bize ait tüm yetkileri eline almış heran kaşları çatılan , gözleri yuvasından fırlayan bir öğretmen profili bizi bekliyordu .

Herşeye rağmen seve seve ödev yapan çocuklardık biz .Okula en uzak mahalleden gidip , beyaz çorabında tek bir çamur lekesi dahi olmayan tertemiz nesildik .Tırnaklarımız kısa, saçlar örülü, sabun kokulu mendillerimizle tutardık okulun yolunu . Sırtımızda boyumuzdan büyük çanta, altında bir parça odun... 

     Kış ayında soba yakacaksa öğretmen odun götürmek de bize düşerdi. Silgi kaybolmasın diye yorgan iğnesiyle delip boynumuza asardı annemiz.

     Beslenme çantamız vardı mesela, her daim içinde buğday ekmeğimiz... Biz güzel çocuklardık. Yokluk vardı belki ama  güzel anıları da o günlerde  biriktirdik .


 
Anyone in the world

       Ben 38 yaşında bir kadınım ,  çocukluğum kavga gürültü içinde geçti .Babamla annem sürekli kavga eder ,  babam tâki 40 yaşını geçene kadar annemi döver , evde odunlar , baltalar havada uçuşur , annem kendimi asmaya gidiyorum diye evden çıkar gider gece yarısına kadar eve dönmez ; babam da sinirleri yatışınca annem eve gelsin, içeri girsin diye dış kapiyı açık bırakır ya da nasılsa evin civarlarındadır diye aramaya giderdi .

       Biz de 5 kardeş olarak  tâ diğer sabaha kadar aç kalırdık . Korkudan her birimiz bir tarafta büzüşür uyuyakalıriıik . Babamsa sinirinden siğarayı siğaraya  ekler , sabaha kadar demli acı çaylar içerdi . Annem hırsını bizden cikarir , sizin yüzünüzden bunca çileye katlanıyorum , sizin yüzünüzden babamın evine gidemiyorum , sizin yüzünüzden kendimi öldüremiyorum ; şimdi ki aklım olsaydı şöyle yapardım, böyle yapardım diye söylenir durur her birimize  yüzlerce beddua ederdi .Anne babası annemi 16 yaşında bir çocukken sırf babamın ailesi köyün en zengini diye , kızları rahat etsin diye görücü usulüyle evlendirmişler . Annemle babam tâki düğün gününe kadar birbirini hiç görmemişler , aralarında tam 8 yaş fark var ,  çok büyük bir anlayış farkı var . Üstelik annem kalabalık bir aileye gelin gelmiş ,  kaynanası ve görümceleri tarafından da pek sevilmemiş ,  hor görülmüş , ilk 3- 4 yıl çocuğu olmamış bir de bunun sıkıntısını yaşamış .Sonrasında peşpeşe kız çocukları olmuş hep kız doğuruyorsun diye dışlanmış , bu doğan kız çocuklarının herbiri yaşına bile gelemeden ishalden yüksek ateşten ölmüş . Yoksulluktan çocuklarini tedavi ettirmek için hastaneye bile götürememisler , aileleri de sahip çıkmamış . Psikolojisi iyice bozulmuştu.

        Hiç ortak dilleri yoktu . çok zıt  karakterliler , ikisi de birbirinden inatçı ve kavgacı . Özellikle de annem ; babama karşı hep tahammülsüz , adam ne yaparsa yapsın hep bir  bahane ve memnuniyetisizlik hali var . Babamı sürekli dışlayan , aşağılayan hakaret ve küfürlerle babami bunaltan , kavga çıkaran , son noktaya getiren  kendine laf söylendiğinde daha da azan gücü yettiğince bağırıp çağıran  daima annemdi .

    Bense korkudan ne yapacağımı bilemezdim , kardeşlerimin en büyüğü idim ve onları içinde bulundukları bu durum karşısında nasıl koruyacağımı  bilemezdim        Yaşadıklarımız  öyle arada sırada çıkan kavgalar değildi .Her gün ,  her an yaşadığımız , yaşayabileceğimiz  kavgalardı .Bu kavgaların en büyük sebebi de parasızlık ve yoksulluğumuzdu .7kişilik bir aileydik .Aç sefil ve yoksulduk. Üstümüzde yok , başımızda yok .Cebimizde beş kuruş paramız yok .Okula gidicez kitabımız defterimiz kaleminiz yoktu.Senede bir kez olan fındıktan gelecek üç beş kuruşun gözüne bakardık ki ayağımıza bir kara lastik alsınlar .okula gidecek bir kalemimiz silgimiz olabilsin diye.

        Sürekli Allah'a dua ederdim ne olur bugün de kavga etmesinler huzurlu olalım diye . Yıllar geçti büyüdüm, reşit oldum , çok zor günler geçirdim . Annem bu sefer bana kafayı taktı . Sürekli olarak evlenmem gerektiğini söylüyor , birilerini anlatıyor eve görücüler getiriyordu .Ben oralı olmayınca da haraketler küfürler ediyor .Ellerin kızları evleniyor siz evlenmiyorsunuz bir türlü sizden kurtulamıyorum  ne zamana kadar sizin kahrınizı çekicem diye bağırıp çağırıyor ,  beddualar ediyordu .Yani çocukluğumda şiddetin her türlüsünü gördüm :dayak ve psikolojik şiddet .

             Daha sonra pek gönülsüzce de   evlendim şu an iki kız  çocuğum var , eşimle çok da iyi anlaşıyor sayılmasak da  güzel denebilecek  bir hayatımız var. Ama ben de anneminkine benzer şeyler yaşıyorum . Eşimin ailesi  beni pek sevmediler haliyle bende onları pek sevemedim.Sürekki olarak beni horladılar dışladılar . Çocuklarımın ikisi de kız doğdu diye çocuklarımı dışladılar .Oğlan doğuramadim diye beni daha da bir dışladılar , eşimin ailesiyle neredeyse hiç görüşmüyorum . Eşimden çoğu kez hararet küfür , psikolojik şiddet ve fiziksel şiddet görüyorum .Aç susuz okudum, öğretmenlik bitirdim ama atanamadim .Bu yaşımda insanım hala kendi paramı kazanamıyorum , beş kuruş para verecek mi diye koca gözüne bakıyorum .  Yani kısacası hayatımı hâlâ  yoluna koyamadım hala birilerine muhtacım , hayatımı yönetemiyorum , başımıza bir hal gelse çocuklarıma bakacak durumum yok , çok çaresizim , mutsuzum .


                                       NEBAHAT TORUN DAŞKIN .

                                        6 EKİM 2020 SALI.

 
Nebahat Daşkin
by Nebahat Daşkin - Saturday, 30 October 2021, 1:27 AM
Anyone in the world

    SENİN NİTELİKLERİN ÇOK YÜKSEK.

   27 Eylül 2021 Pazartesi  günü 14 :30 civarinda telefonum çaldı .Arayan numara Ordu İşkur'dan bir danışmandı. Bir kaç ay öncesinde Vali Beye iş talebinde bulunmuşsunuz o da sizi  bize yönlendirdi akşam 17:00a kadar işkur'a gelmelisiniz İşkur müdürümüz İSA KAYNAK Bey sizinle görüşmek istiyor denildi .

        Ben de uzun zamandır işsiz olduğum için binbir umut  , hayal hevesle hazırlanıp 15:00 civarında İşkur binasına müdür Beyle görüşmeye gittim . Kendimi tanıttım ben Vali Beyin size yönlendirdiği kişiyim benimle görüşmek istemişsiniz o nedenle geldim dedim .

         Bana buyrun sizi dinliyorum kendinizi anlatın dedi .Ben de iki üniversite mezunu olduğumu , öğretmen olduğumu fakat bölümümün kontenjan sıkıntısı nedeniyle atanamadığımı , özel okullarda iş bulabildiğim ölçüde mesleğimi yapmaya  çalıştığımı ayrıca Adalet mezunu olduğumu ayrıca  İş ve Meslek danışmanı belgem olduğunu ve ayrıca 12 civarında ekstra belgelerim olduğunu buna rağmen işsiz olduğumu belirttim .Bana neden çalıştığım yerlerden ayrıldığımı sordu bende 2 çocuk annesi olduğumu doğum dolayısıyla ayrılmak durumunda kaldığımı belirttim .

 Müdür Bey yüzüme baktı ve bana şunları söyledi : İş ve meslek danışmanıymışsın İşkurun yapabileceklerini  ,görevlerini  sen de biliyorsun. Bildiğin gibi biz yalnızca bize gelen elemanları özel sektöre yönlendiriyor ve tanıştırıyoruz . Bir nevi aracılık yapıyoruz fakat senin durumun çok farklı NİTELİKLERİN ÇOK YÜKSEK.Ben sana hiç bir şekilde yardımcı olamam dedi.

     Büyük bir şok ve hayal kırıklığı yaşadım ve müdür beye yaklaşık 40 yaşımda iki çocuk annesi olduğumu Ordu'da belki de benim gibi donanımlı birinin çok nadir olduğunu bu vakitten  sonra tek isteğimin asgari ücret de olsa sabit masa başı bir iş olduğunu başka özel kurumlara beni yönlendirmesini rica ettim . Beş altı ay öncesinde Büyük Şehir Belediye başkanımız Sayın Hilmi Güler ile görüşme talep ettiğimi ,kendisine durumumu anlatıp bana bir büyüğüm olarak  destek olmasını rica etmek istediğimi ancak bana dönüş yapılmadığını beni özel bir kurum olan Büyük Şehir Belediyesine yönlendirerek  başkanımızla görüşmeme vesile olmasını rica ettim .

         Ve Müdür bey  beni katı ve kâti bir dille red etti ve bana  türlü bahaneler sıraladı en bilindik olansa Belediyeler kamu kurumuymuş oralara Kpss puanıyla ve  atama yoluyla işe alımlar olurmuş . Onun haricinde alımlar olmuyormuş .

( Sanırsın bizim memlekette herkes liyakat ile bir yerlere geldi) 

Sanırsın masa başında çalışan herkes Kpss puanıyla belediyede işe girdi .)

     Kendisinin başkanla görüşme temin etme gibi bir görevi bulunmuyormuş.......gibi bir dünya bahane sıraladı .Sanırsın Müdür Beyin kendisi de aynı iktidarın üyesi değil ve hiçbir şekilde iletişim kurmuyorlar ???......???Bana hiçbir şekilde yardımcı olamayacağını defalarca söyleyerek ve formaliteden beni İş ve meslek danışmanına yönlendirerek başından savdı.

     Büyük bir hayal ve gönül kırıklığı ile kurumdan gözlerim dolu dolu ayrıldım ve yol boyunca kendi kendime düşündüm .Bu memlekette beşik ulamalığının adam kayırmanın ,  rüşvetin, torpilin kol gezdiğini liyakatın dikkate alınmayıp herkesin araya emmisini - dayısını sokarak işe girdiğini  bir an içinde olsa unuttuğum ve olmayacağını bile bile  oraya giderek beni birilerinin aşağılamasına izin verdiğim için kendime kızdım.

Ve o kırgın yüreğim ile dilime ve kalbime engel olamadım . Beddua ettim . beni ve benim gibi nicelerini aç ve açıkta koyan işsiz bırakan bu zihniyete ruzu mahşerde hakkım helâl değildir  .


        27  EYLÜL 2021 PAZARTESİ 

        NEBAHAT TORUN DAŞKIN

 
Nebahat Daşkin
by Nebahat Daşkin - Saturday, 30 October 2021, 1:10 AM
Anyone in the world

   Eğer çalışan bir kadını seçiyorsanız , eve tam zamanlı bakamayacağını kabul etmelisiniz.

Size bakabilecek ve evi tamamen yönetebilecek bir ev hanımı seçiyorsanız,

onun para kazanmadığını kabul etmelisiniz.

Eğer teslimiyetçi bir kadını seçiyorsanız,

onun sana bağlı olduğunu kabul etmelisiniz.

Cesur bir kadını seçiyorsanız, kendi görüşlerinde bağımsız olduğunu kabul etmelisiniz.

Güzel bir kadın seçiyorsanız, kıskançlığın kontrol altına alınması gerektiğini kabul etmelisiniz.

Güçlü bir kadın seçiyorsanız, onun sağlam

ve inatçı olduğunu kabul etmelisiniz.

Hiçbir kadın mükemmel değildir.

Ve olmamalıdır...

Lakin her kadının kim olduğunu belirleyen

ve onu özel kılan kendine ait kişiliği

ve değerleri vardır.

Kadınların tanımanın sırrı budur, bunu bilen bir ömür mutlu olur.❤️

 
Nebahat Daşkin
by Nebahat Daşkin - Saturday, 30 October 2021, 12:59 AM
Anyone in the world

21 yaşında bir genç kızdım onu ilk kez gördüğümde,

 yüreğim bakışlarınla çırpındığında,

 Onu her gördüğümde, heyecanlandığımda,

ellerim titrediğinde,

dizlerimin bağı çözüldüğünde.

   21 yaşında bir genç kızdım birkez olsun yüzünü görmeyi,sesini duymayı dilediğimde.

20'li yaşlardaydım çapkın bakışlarıyla beni süzen o adamı gördüğümde,

20'li yaşlardaydım mutsuz,arayış içinde ama ne istediğini bilmeyen o adamı gördüğümde.

20'li yaşlardaydım ilk kez kalp ağrısı çektiğim de,

Hem masumca sevip hem de nefret ettiğimde .

Seviyordum çünkü o çocuk kalbimle 

 O çapkın adamın kahve rengi gözlerini bana her kaldırışın da yüreğinin tâ içini  görmüştüm.

Bazen de nefret ediyordum çünkü,

Kalbimi bir kuş yüreği gibi çırpındıran adam evli ve iki çocuk babasıydı.

Mutluydu veya mutsuzdu , sonuçta evliydi.

Benden ne istiyordu.?

Yaş itibariyle küçük ve cahil oluşumu fırsat bilip kötü niyet mi taşıyordu ,onu sevmemi mi istiyordu , ilgi mi görmek istiyordu , eviyle olan problemlerinde benle avunmak mı istiyordu......yoksa..............

Bazen kendimden bile nefret ediyordum.

Onu düşündüğüm için ,  görmek istediğim için , sesini duymak istediğim için;

Evli bir adamı sevdiğim için nefret ediyordum kendimden...

Mutluydu veya mutsuzdu sonuçta evliydi,

O hayatı tecrübe ede ede ilerlemiş yaşça da benden epey büyüktü.

Bense hayata daha yeni başlamış , tecrübesiz cahil denecek yaşta genç bir kızdım.

Bu koşullarda nasıl olacaktı,

Kendimi yargılamaktan , kendimle mücadele etmekten çok yorulmuştum.

Gittmeliydim , kaçmalıydım,

Kaçışım ondan mı yoksa kendimden mi bilemesem de kaçmalıydım.

Görmemeliydim , duymamalıydım onu.

Yuvasında,çocuklarının yanında kalmalıydı SEVDİĞİM ADAM.

Yuva yıkan kadın olmamalıydım çünkü yuva yıkanın yuvası olmazdı ,uçuruma sürüklenen olmamalıydım .

Hep öyle görmüş öyle duymuştum büyüdüğüm çevremden.

Sevdiğim adamı yuvasında bırakmalıydım ardıma bile bakmadan çekip gitmeliydim.

Bana gel dese de, eşimden ayrılıyorum , ben seni seviyorum diyor olsa da 

Benimle evlen diye yalvarsa da

Gerçekten eşinden ayrılacağını, gerçekten beni sevdiğini bilsem de 

Gitmeliydim .

Hem de sonsuza kadar gitmeliydim.

    Ben ondan gittim hem de sonsuza kadar gittim ama her nereye gittiysem onu hep yüreğimde götüreceğimi bilemeden .

 
Nebahat Daşkin
by Nebahat Daşkin - Saturday, 30 October 2021, 12:29 AM
Anyone in the world

      Senelerdir bilmem kaçıncı gecenin sabah 04:30' unda yattım.... bilmem kaçıncı gecenin karanlığına yaktım lambamı... Herkes uyuyorken ,  evde sessizlik bile uyumuşken ben ders çalışıyordum .Çünkü kendime olan saygımdan , onca emeğime olan saygımdan , anne  babama olan sonsuz saygı, sevgi ve mahçubiyetten dolayı; evlatlarıma olan sorumluğumdan , eşime olan sevgimden dolayı  gece gündüz ders çalışmam gerekiyordu. Öğretmenlik , mesleğim benim, yaşam biçimim benim.  Seviyorum mesleğimi, daima bir şeyler öğrenmeyi , öğretmeyi yaptığım işi en iyi biçimde yapmayı...... 

          Belki birçoğu ders çalışmaya zoraki otururken ben yatakta geçirdiğim dakikaların kefareti varmış gibi kalkıyorumdum . Çünkü çok ağır sorumluluklarım var benim . Tüm olumsuz koşullara rağmen biliyorum her şeye göğüs gerip basarmalıyım .

               Çocukluğumdan beridir ki kitaplara tutkunum , kitapların gücünü biliyorum , kitaplarım olmazsa hayatımda eksilirim ,küçülür ve yok olurum . 

        Benim, eşim ve kızımlarım için bu makus hayatı değiştirebilmeliydim. Çünkü  kitaba sarılanı kitapların hiç yalnız bırakmadığını biliyorum .

     Çünkü daha küçücük yaşımda kağıtla  kalemin aşkına inanan ve imrenen bir çocuktum ben.  etmek gerekiyor .Kitaba sarılan, hayata sarılır... Kitabı okuyan hayatı okur.. insanı okur. 

   Duamdır benim ,  rızkımın  okuduğum kitaplardan nasip eylenmesi, rızkımın kitaplarla dolu bir dünyadan nasip eylenmesi.......

     Birilerinin sen hâlâ  atanamadın mı deyişi dahi artık incitmiyor beni , gülüp geçiyorum.Eş dost akraba konu komşu beni kim gördüyse diyor ki üzülme olmuyorsa vardır bir hayır , aç kalmadın ya , eşin çalışıyor ; eşinin parasını ye otur , gez toz rahatına bak.

        Gülüp geçiyorum onlara sadece...Ben de   bilirim nasihat ettikleri gibi oturup koca parası yemeği ama ben o karaktere sahip bir insan değilim ki , hele hele rahata ,kolaya hiç alışkın değilim.

    Eş, dost ,akraba herkes sonuca bakıyor olsa da , herkes atandı bu zavallı her sene deli gibi Kpss çalışıyor ama  yıllardır adam gibi bir puan alıp atanamadı diye düşünseler de ben biliyorum ki benim aldığım puanlarla millet çalışmak istediği okulu kendisi seçiyor. Biliyorum ki atanamamak benden kaynaklanan bir problem değil ;

Atanamıyor olmak tamamıyla benim suçum degil,

Biliyorum ki  bir şeyler başarmak istiyorsanız önce sevmek ,istemek , çalışmak, sabretmek , mücadele etmek gerekiyor .Ben de sonuna kadar kazanmak için mücadele veriyorum .

Biliyorum ki  Hükümetin uyguladığı yanlış eğitim  politikalarinin kurbanı olan binlerce meslektaşlarından yanlızca biriyim ben.

    Ben ,  her yıl  yüksek puanlarla açıkta kalırken , düşük puanlarla atanan arkadaşlarımın peşinden bakan gözü yaşlı garibanben  olsam da her halime  binlerce şükrediyorum . Çünkü biliyorum ki mazlumun ahı geri de kalmaz ; er geç herkes yaşattığının bedelini ödeyecek.Ama bu dünyada ama öbür dünyada . Gün gelecek haklı alacağını alıcak , hak yerini bulacak.Benim de bu dünyada ki sınavım kendi adıma en çok istediğim öğretmenlik mesleğimi yapamamak olacakmış  demek .Vardır herşey de bir hayır , belki de ben ahiretimde kazançlı çıkacağım kim bilir .Hamdolsun bu halimize    

          Hani yüreği evlat acısıyla yanan analarımız diyor ya vatan sağolsun.

İşte ben de yüreğim yana yana diyorum  sağlık olsun , vatan sağolsun(.!)

               40 bin kişilik Ögretmen alımının içinden bana 120 - 150 kişilik kontenjanlar ayıran MEB sağolsun.(!.)

          Biliyorum ki hiç kimse bu dünyada bâki değil.

        Şuan sınava hazırlanmıyorum .Yaşım 38 oldu .İki kız evlat getirdim bu zalim dünyaya .Bu zorlu süreçte  aşırı derecede yoruldum , yıprandım belki de  pes ettim ama her gün 06:00' da  ayağa kalkan , gece gündüz demeden bizim için çalışan bir eşin hayat arkadaşı ,  hayatı inşaatlarda geçen  , yazın sıcaktan ; kışın soğuktan bunalan bir babanın kızı olarak boynum daima bükük onlara karşı .

     Sürekli olarak bir suçluluk duygusu yaşıyorum içimde. Birşey olana kadar acaba biri bana birşey diyecek de atanamamış olmamı yüzüme vuracak mı kaygısı taşıyorum içimde .Bazen  bıkıyorum bu hayattan , bu candan ama sonra yavrularımın yüzüne bakıp derin bir nefes alıyorum ve hayata yeniden başlıyorum her defasında .Diyorum ki kendime : İnsan yavrularından  ve onlara rızık kazanmaktan bıkar mı .?Başka yollarda var bu hayatta , sen de o yolları deneyecek ve yavrularına bakacaksın .


        NEBAHAT TORUN  DAŞKIN .

                 25 EKİM 2018

 
Nebahat Daşkin
by Nebahat Daşkin - Monday, 25 October 2021, 9:06 PM
Anyone in the world

    Biz de bir zamanların çocuğuyduk , biz de öğrenci olduk , belki çoğumuz kuş uçmayan kervan geçmeyen köylerde büyüdük , köy okullarında okuduk.

        Biz öğrenciyken tüm kitaplarımızın ilk sayfasında Ulu Önder Atatürk'ümüzün resmi bulunurdu .Yani daha okul kapısından adımımızı atar atmaz devletimizin kurucusunu tanırdık , belki kendi doğum tarihimizi bile belmezdik ama atamızın doğum tarihini , soy kütüğünü adımız soyadımız gibi bilirdik.

         Atanın fotografının altında 10 kıtalık İSTİKLÂL MARŞIMIZ yer alırdı .Daha ilkokul 1.sınıftayken en az iki kıtasını bilirdik.

         Kitaplarımızın diğer sayfalarında GENÇLİĞE HİTABE'miz ve ANDIMIZ bulunurdu , büyüklerimizi sayıp küçüklerimizi sevmemiz gerektiğini daha o yaşlarda ögrenmiştik . Gençliğe Hitabeyi okurken tüylerimiz diken diken olur ; MUHTAÇ   OLDUĞUMUZ  KUDRETİN DAMARLARIMIZDAKİ ASİL KANDA MEVCUT OLDUGUNU bilirdik.

         Kitaplarımızın diğer sayfalarında buram buram diğer devlet büyüklerimiz , kültürel ögelerimiz kokardı.

        Çanakkale türküsünü,

        10.yıl Marşımızı

         Genç Osman Türküsünü,

         Tuna Nehri Türküsünü,

         Mehter Marşını,

Ve daha nicelerini henüz daha ilkokul 4.sınıftayken bilirdik.

         Çok eski zamanlardan degil,1980li - 1990lı yılardan bahsediyorum.

 Ya şimdi,

 Bu saydıklarımın bir tanesini bile kitaplarda  görebilmek bir mucize.Neymiş çocuklar oynamalıymış , neymiş çocuklar resimlerle ögrenmeliymiş, mış ,mış ...................

Sanki oyun oynamak yeni keşfedildi. Sanırsın biz hiç hayatımızda oyun oynamadık.

      Şimdi ki çocukların oynadıklarına oyun mu denir onu bile sorgulamak gerekir bazen .

Oyunun alasını da biz oynadık.

      Biz öyle boş boş okula gidip gelmezdik yani.

Nizamı , intizamı askere gidince ögrenmezdi erkek çocukları ya da evlenince ögrenmezdi kızlar.

Yani düzeni tertipi biz daha ilkokul 1.sınıfta arkadaşlarımızın omuzlarına kollarımızı uzatarak ögrenmiştik.

      Bizim Uygun Adım Marşla başlayan ,sol ayakla başlayıp sağ ayakla devam ettigimiz,

       Kıt A Dur İle biten komutlarımız vardı.

Ve biz bundan hiç rahatsız olmazdık, gelişimimiz olumsuz etkilenmezdi yani.

       Yeri geldiginde dayak bile yemiştik de, böyle birbirimizi yememiştik.

Birbirimize düşmemiş , böyle paramparça edilmemiştik .

Öğretmenlerimizi gördügümüzde saygı ve sevgiyle kendimize çekidüzen verirdik.

Ya şimdi,

Öğretmen kim , öğrenci kim; büyük kim küçük kim.Ayırt edebilirseniz sizin  olsun.

   Biz  imkanlarımız kısıtlı da olsa , küçücük bedenlerimizle okula  km' lerce yürüyerek de gitsek . Boyumuzu aşan odunlarımızı her gün okula kendimizde taşısak,

Küçücük yaşımızla ısınacağımız odunu kendimiz kesip ; sobamızı kendimiz de yaksak ,dolu dolu çocuklardık.

       Herşeyin kıymetini bilirdik,

Ana ,babamızın , büyüklerimizin ;Vatanımızın milletimizin ,Bayragımızın..........

   Bizim milli bayramlarımız vardı hazırlıklarına 1ay önceden başladıgımız  , doya doya kutlamak için sabırsızlandığımız...

     Sokaklarımız bando sesleriyle inlerken rahatsız olmazdı insanlarımız , kaygılanmazdı birileri mesela.

       29 Ekim Cumhuriyet bayramlarımızda tüm sokaklarımız Al Bayraklarla süslerinir , tüm yurt kutlamalarla şenlenirdi, büyük küçük herkes Atatürk'ten Cumhuriyetten konuşurduk.

           10 Kasımlarımız vardı , atamız için daular ettiğimiz ,tüm yurtta yas ilan ettiğimiz, bayraklarımızı yarıya indiridiğimiz . Öyle şimdiki gibi ANITKABİR e  sadece çelenk bırakmaktan ibaret görülmezdi bayramlarımız.

     23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramlarımız sadece yurt dışından gelen çocuklarla yapılan konuşmalarla  sınırlı kalmazdı,

      Tüm yurt neşeyle dolardı yani.

     Şimdi ki gibi duyarlı birkaç vatandaşımızın pencere ve balkonlarından astıkları bayraklarla ya da facebookta - istağramda vs  paylaşılan resimlerle sınırlı kalmazdı bayramlarımız.


      Şimdiki nesile bakınca insanın ALZAYMIR hastaları gibi geçmişle yaşayası geliyor.

      Birde alzaymr için epey yaygınlaştı diyorlar ya , yaygınlaşmasın da daha ne olsun.

      Ben de yeni nesil bir evlat annesiyim ve yeri geldiğinde kaygılanıyorum çocuğumu bekleyen Türkiye'den.

      Kendi imkanlarımla geçmişine hakim gelecegine sağlam adımlarla yürüyecek bir evlat yetiştirmeye çalışıyorum.

Belki benim çocuğum kendi neslinden bir adım şanslı ama ya diğer çocuklar............

       Yok hükümetin siyasetiymiş yok MEB sistemi diye diye ülkede  eğitim sistemini ticarete döktüler , sağolsunlar eğitimi arap saçına çevirdiler.

      MEB' e 5 günlük eğitim öğretim yetmedi eğitimi 7 güne yaydı .Hedeflenene ulaşabildiler mi.?  Bence  kesinlikle hayır.

      Başarıya ulaşabilirler mi bence  kesinlikle hayır...........

Adım gibi eminim ki haftanın günleri 8  olsa ve  eğitimi 8 güne de yaysalar   şekil A' daki gibi hiçbir işe yaramayacak .Çünkü ok yaydan çıktı birkere .

       Sonra da yeri geldi oturup eleştirmiyorlar mı ülke nereye gidiyor diye çıldırmamak içten bile değil.

        Geçmişini -özünü bilmeyen, kendine yabancılaştırılmış ,kimlik karmaşası yaşayan ; Doğuya mı yoksa Batıya mı ait oldugunu bilmeyen  bir nesilden ne bekliyordunuz ki.

 Eğitim sistemimiz battı batıcak.  Şimdi dönünde eserinizle gurur duyun başka ne denir size...........


                                          NEBAHAT TORUN DAŞKIN.

                                  29 EKİM 2015

 
Picture of Sevim Karaca
by Sevim Karaca - Friday, 15 October 2021, 12:36 AM
Anyone in the world

VERGİ NEDİR?

İnsanların, toplumların ve devletlerin rahat ve huzur ortamında yaşayabilmesi için kamusal düzene ihtiyaç duyulur. İhtiyaç duyulan bu düzen elbette ki devlet tarafından karşılanır. Devletin bu düzeni kurmak için ihtiyaç duyacağı temel dinamikler kanunlar ve kanunlarla düzenlenmiş vergisel yükümlülüklerdir. Eğer bir ülke doğal kaynaklarla zengin monarşi değilse kamu düzeninin sağlanmasında ana kaynak vergi olacaktır. Devlet hüküm sürecek kamu düzeni ve kamu yatırımı yapacaksa vergi var olmak zorundadır.

Hepimiz verginin genel olarak anlamını biliriz. Vergi; devletin kamu ihtiyaçlarını karşılamak için her vatandaşından talep ettiği şeklinde.

Vergi; devletin kişilerden ve kurumlardan kanunla belirlenen oran ve şekillerde kamu ihtiyacını karşılamak için aldığı paradır. Vergi devletin diğer kamu kurumları ve devletin kamu hizmetlerinin karşılanması için zorunlu olarak alınan paradır. Fakat zorunlu olması herkesten aynı oran ve miktarda vergi alınması durumunu oluşturmaz.  Kanunlarla belirlenen oranlarla kişilerin ekonomik gücüne elde ettiği gelirine göre farklı oranlarda ödeme yükümlülüğü vardır. Kısaca vergi devletin vereceği kamu hizmeti için vatandaşın zorunlu ödemesi gereken para iken ödeyeceği miktar ve oranlar kanunlarla ödeme gücüne göre belirlenir.

Vergi ödemenin zorunluluğundan bahsederken elbette ki kişinin üzerinden vergi ödeyeceği iktisadi bir kıymete sahip olması gerekir. Örneğin taşıtı olmayan bir kişi veya kurumdan Motorlu Taşıtlar Vergisi talep edilmez Taşıtı bulunan kişi veya kurumdan ise arabanın ekonomik değerine göre belirlenen oranlarda vergi talep edilecektir. Yine vergi oranlarına bir örnek verecek olursak taşıtı 2021 model olan bir kişiden alınacak vergi miktarı ile 2010 veya daha aşağısı modele sahip kişilerden farklı oranlarda vergi talep edilir.

Verginin özellikleri nelerdir?

Vergi cebri uygulamadır

Vergi kamu hizmetlerinin karşılanması maksadıyla cebri alınan paradır. Vergi ödevlerinin yerine getirilmemesi halinde kamu idaresi zora başvurur.

Vergi kanuna dayanılarak alınır

Vergi yükümlülüğünde keyfiyet söz konusu olmayıp kanunlarla düzenlenen uygulamalar ile alınır. Vergilerin en önemli özelliği yasalar ile konulur ve kaldırılır.

Kamu harcamalarına karşılık alınır.

Vergi uygulamasının ana nedeni kamu yatırımlarının ve harcamalarının karşılanmasıdır. Devletin temel finans kaynağını oluşturur.

Ödeme gücüne göre alınır.

Verginin ödeme gücüne göre yapılması Anayasamızda düzenlenmiştir. Tüm vergilerde özellikle dolaylı vergilerde uygulanmamakla beraber vergi kişi ve kurumların ödeme gücüne göre alınır.

Kişisel karşılığı yoktur.

Kişiler veya kurumlar ödedikleri vergi karşılığında doğrudan karşılık almazlar. Kişi vergisini öder, bu vergiler kamu harcamaları için kullanılır. Kişinin kamu harcamalarından elde ettiği fayda ile ödediği vergi arasında doğrudan bir ilişki bulunmaz. Örneğin aynı faaliyette bulunan ve aynı oranda vergi ödeyen iki kişinin aynı oranda kamu hizmetinden yararlanma durumları olma. Dolayısı ile vergiler doğrudan bir hizmetin karşılığı değildir.

Vergi parasal değerle alınır.

Vergilerin para ile ödenmesi gerekir. Vergi bir mal veya hizmet ile değil doğrudan para ile tahsili söz konusudur.

 

 

 

 

 

 


[ Modified: Thursday, 21 October 2021, 11:24 PM ]
 
Anyone in the world

Savaş Sonrasında Esir Psikolojisi...

Evin pençeleri olmamasına ve yatağın üstünde taşlar olmasına rağmen adam camın önününe gelen kepenkten dışarıya bakmaya çalışıyor . Aslında bu tablo bizlere ölüme ne kadar hazır olduğunu gösteriyor . Camdan bakıp , pipo içerken ki sakin tavrı bizlere düşmanları ( onu öldürmeye gelecek olan askerleri ) beklediğini gösteriyor . Ve de açıkça odanın aldığı şekilden görüyoruz ki ( adamın önünde dolap var . Yatağın kenarında kitaplar üst üste her an yere düşecek gibi , yatağın önünde bir mukkava duruyor . Odadaki sandalye ters şekilde durmakta)  oda yerle bir edilmiş ama adam ev kıyafetleri , terliği ve piposuyla üstü taşlarla kaplı olan yatağın kenarına yatağın örtüsünü çekerek oturmuş . Aslında bu ortam adamın savaş sonrası yaşadığı travma ve trajedi karmaşının onu ne kadar etkilediğini bizlere gösteriyor. Fotoğraftaki en önemli detaylardan bir başkası ise Sandalye ,  adamın oturduğu yere ters bir şekilde duruyor . Ama her an normal bir şekilde düzelecekmiş gibide bir hali var .  Fotoğrafa detaylı baktığımızda açık bir şekilde görebiliyoruz ki sandalye adamın ailesini temsil ediyor . O evden belki zorla giden , belk öldürülen ailesi ve o adam da onların geri dönmesini o evde bekliyor.                                 


 
Eylül Yılmaz
by Eylül Yılmaz - Friday, 24 September 2021, 7:46 PM
Anyone in the world

Günümüz trendlerinden biri olan  sosyal medya bulunmuş en iyi fikirlerden mi yoksa tam bir baş belası mı? Tartışılır. Teknolojinin gelişmesi internetin varlığını bize hiç unutturmamasına vesile olmuştur. Çünkü teknoloji ilerledikçe sadece bilgisayarlarımızda bulunan internet bugün akıllı cep telefonları ile her an yanımızda. Hal böyleyken sosyalleşmek,haberleşmek v.s. hepsi sosyal medya üzerinden gerçekleşmeye başladı.

Bu sayede yüz binler hatta milyonlar aynı anda dünyanın herhangi bir yerindeki olaydan haberdar olmakla birlikte konuyla ilgili yorum bile yapabiliyor. Bu açıdan bakıldığında muazzam bir buluş olarak gözüküyor. Fakat sosyal medyanın diğer yüzü siber zorbalıkla bizi karşı karşıya bırakıyor.

Normal şartlarda yüz yüze geldiğinizde insanlara kibar davranırız, adab-ı muaşeret kuralları gereği,velevki söz konusu sosyal medya olunca bir anca içimizden canavar çıkıyor. Karşı tarafı ne kadar yaralayacağımızı düşünmeden adeta tüm dünyaya olan öfkemizi kusar gibi insanları yerden yere vuruyoruz. Hal böyle olunca sosyal medya bir nevi şeytan taşlama duvarına dönüyor.

Bence bu durum sosyal medyayı uzmanların toplumların sosyal psikolojilerini inceleyebilmelerini sağlayacak harika bir araç haline de getiriyor. Bir örnekle vermek gerekirse; trafik kazalarını ele alalım. Kaldırımda  yürürken yolun karşısında bir kazanın meydana geldiğini görüyoruz. İlk yaptığımız cep telefonumuza sarılmak oluyor. Bu aslında iyi bir şey ama 112 ‘yi yada 155’ arayacaksak. Eskiden ilk yaptığımız bu olurdu artık önce sosyal medya için afili bir selfi çekip daha sonra belki yetkilileri aramak oluyor. Çünkü artık olay yerinden canlı bildirmek sadece muhabirlerin işi olmaktan çıktı. Bu insanların görünür olmak istemelerinden kaynaklanıyor olabilir ya da hiç tanımadığı birinin paylaşımına yapmış olduğu iç karatıcı ve insanı hayattan soğutacak kadar acımasız yorumları bu da belki çok yalnız ve mutsuz oluşlarındandır. Bu tespitlerin hepsini uzmanlarına bırakmakla beraber onlardan bir çalışma da beklemiyor değilim. İnsanlar çıldırdı!

Aslında sosyal medyanın insanlara sağladığı bir güzellik daha var. Ticaret evet kesinlikle ticaret çünkü artık insanlar bir mağaza açmak yerine hesap açılıyorlar. Bu daha kolay ,bir sosyal medya hesabı açarak yıllardır cesaret edemediğiniz ticaret hayatına giriş yapmış oluyorsunuz. Bence bu yolla da düşündüğünüzden çok daha fazla hedef kitleye ulaşıyor ve cironuzu arttırabiliyorsunuz. Müşteri size gelmiyor siz onların bilgisayarlarına, cep telefonlarına gidiyorsunuz. Sistem daha da ileri gitti zira artık nerdeyse markete ,kasaba, manava bile gitmez olduk. Onların da sosyal medya hesapları var ve bir tıkla tüm isteklerimiz ayağımıza kadar geliyor. Gerçi bu durum da bizi sanki tembelliği doğru itiyor gibi ama bunu da uzmanlara bırakıyorum.

Gelgelelim ki sosyal medyanın hem iyi hem de köyü tarafları var ama tek suçlunun o olduğunu söyleyip tüm sorumluluğu sosyal medyaya yüklemek haksızlık olur. Çünkü gerçek olan onun bir amaç değil  bir araç  olduğudur ve onu nasıl , ne şekilde kullanacağımız tamamen bize kalmış. Sosyal medyayı doğru kullanmayı seçtiğinizde dünyayı değiştirebilecek güce sahip olabiliriz. Mesela saniyeler içersinde çığ gibi büyüyen yardım kampanyaları gördük. Bir yürek olduğumuz fikir birliktelikleri yaşadık . Sosyal medyanın bu gücünü anlamak ve bu amaçta kullanmaktır asıl olan.  İyilik kelebek etkisi gibi yayılır demişler boşuna dememişler. İçimizdeki insanlığı, vicdanı,duyarlılığı kaybetmeden içersinde var olmayı başarabilirsek  sosyal medyanın şimdiye kadar bulunmuş en iyi fikirlerden biri olduğuna inanıyorum.